uefa avrupa ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uefa avrupa ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2010 Perşembe

SOĞUK BİR GECEDEN SICAK BİR SONA

bjk-rapidHavanın soğuk olması, maçın geç saatte olması stadda yer yer boşluk olmasına neden olmuştu.Beşiktaş maça saldırgan başladı. İlk önemli atağımız olarak Quaresma'nın şutu ve bir başka pozisyonda içeri doğru yaptığı yerden ortaya Ali Kuçik'in vuramamasını kaydedebiliriz.

Rapid Wien, sakin olan ve saldıramayan taraf dersek maç için aslında en doğrusu olur. Zapotocny'i yerde görmek, tribünde bir avuç insanı üzdü. Sakatlanmasından sonra yerine Ersan Gülüm girdi.

10 dakika sonra da korner atışından dönen topa Quaresma sert vurdu ve topu ağlara gönderdi. Quaresma'nın golü attıktan sonra mutluluğu yüzünden belliydi. Beşiktaş golün ardından daha fazla saldırmaya başladı. Derken ilk yarı bitiminde Ernst'in kafa golüyle 2 oldu ve futbolcular tünele biz koridora koşturarak girdik.

Soğuktan donmuş ellerimizi ısıtmaya çalışırken tekrar tribünde yerimizi aldık ve o sırada maç başladı. Beşiktaş iki golün rahatlığıyla neredeyse 20 dakika o kadar sakin top oynadı ki, bize ihtiyaç olmadığını bile düşündük tribünde, gülüştük...

Cenk Gönen, ilk yarıda ve özellikle ikinci yarıda çok nefis kurtarışlar yaptı. Ve gerçekten o bir avuç taraftarın büyük desteğini aldı genç kalecimiz. Beşiktaş genel bazda iyi top oynadı, çıkmayı garantilemiştik zaten ama, Beşiktaş'ın garanti olmuş maçta bile saldırması sevindiriciydi...

75. dakikada Rapid tribünü birden meşaleleri yakmaya başladı. Eski açıkta olduğumuz için neredeyse elimizi ısıtacaktık bizde meşalelerden. Böylece payımızı alacaktık. Oturma düzenleri ve taktıkları berelerle "şirinler"e benzediklerini söylemeden geçemeyeceğim...

Maç bitiminde oyalanmadan staddan çıktık. Soğuk ama, mutlu bir Beşiktaş yaşadık anlayacağınız...

Maç Yazısı: Recep ÇİMEN

5 Kasım 2010 Cuma

Porto: 1 - Beşiktaşımız: 1

Porto deplasmanında alınan beraberliğin anlamı büyük. Özgüveni tekrar kazanmak açısından paha biçilemez bir sonuç olduğu kesin. Özellikle 2. yarıdaki oyun takımın toparlanmaya başladığına işaret ediyor. Ayrıca CSKA Sofya’nın Rapid Wien’i yenmesiyle birlikte gruptaki işleri iyice kolaylaştırdı bu bir puan. Zira kalan 2 maçın da favorisi Beşiktaş.

Schuster’in Beşiktaş’ına yakışır bir şekilde bol aksiyonlu ve heyecanlı bir 90 dakika yaşadık. Bu 90 dakikanın en önemli özelliği ise takımın bir standartı tutturması. Porto arka arkaya pozisyonlar bulurken dahi dağılıp oyundan kopmayan, stratejisini uygulamaya çalışan soğukkanlı bir takım vardı sahada. Kimi aklıevvel skor yorumcuları “Schuster Beşiktaş’a ne vermiş” diye cahil cesaretiyle çıkıyorlar ya, işte Schuster’in Beşiktaş’ında farklı olan nokta bu “karakter”.

Bernd dayı, etkisiz eleman Tabata’yı daha önce pek yapmadığı bir şekilde 2. yarının başında oyundan alınca gidişat değişti. Son haftalarda formsuzluğu tavan yapan Holosko’nun oyuna dahil olup Beşiktaş’ı galibiyete doğru ivmelendirmesi şaşırtıcıydı. Keza Nihat’ın efsanevi golü de. Rüştü’nün hesapta olmayan boyun sakatlığıyla tekrar kaleye geçen Hakan’ın kronik zamanlama hatası ise hakemlerinkiyle beraber anılmalı. Auta giden topun peşindeki oyuncu düşerken ona yapılan müdahaleye penaltı verilmesi en hafif tabiriyle işgüzarlık.

Pozisyon niceliği açısından Porto önde olabilir ama bunların niteliği açısından iki takım arasında fazla fark yoktu. Toraman üst düzey bir stoperin görmeyeceği kartlarla oyundan atılmasa galibiyeti konuşuyor olabilirdik. Alt ligden gelen Ersan’ın yer tutuşu, hamle zamanlaması, hava hakimiyeti, oyun görüşü Porto karşısında da geçer not alırken, Toraman’ın dökülmesini ve stoper mevkisindeki yeterliliğini tartışmak gerek.

Maç öncesinde beraberlik herkesi fazlasıyla memnun ederken, galibiyetin kaçmasına üzülmek de varmış. Muhtemelen yıllar sonra bile Bobo’nun 3 kişiyi sırtına alıp 40 metreden yaptığı muhteşem aşırtma vuruşun gol olmamasına hayıflanacağız. Hayatta Beşiktaş, hayat da Beşiktaş...

SonBarikat

22 Ekim 2010 Cuma

Beşiktaşımız : 1 - Porto : 3


Tam Rıza Kaptan’ın “basit goller yedik” klişesine uygun bir maç oldu. Onca eksiğe rağmen Porto karşısında oynanan oyun kötü değil; yetersizliklerden bahsedebiliriz. Kırmızı karta kadar daha baskın gözüken taraf olsa da, Porto’nun hem bu sürede hem de 10 kişi götürdüğü 60 dakikada net pozisyonlar bulduğu söylenemez. Hakan’ın klasikleşen yan top ıskasının üstüne Zapo’nun Güiza’nın golündeki hatasını hatırlatan ıskası gelince rahat kazandılar. Son golde ise savunma dengesi kalmamıştı zaten.



Maçın başındaki karşı karşıya pozisyonda Nihat seçimini yalpalayarak topa vurmak yerine düşmekten yana kullansa kalan 87 dakika Porto’nun ummadığı bir havada geçebilirdi. Ancak Nihat topu kaleye sokamadığı gibi penaltıyı da alamadı. Nobre elinden geleni yapıp yeteneksizliğine rağmen maksimumunu ortaya koyarken onu bu halde görmek kahredici. Sakatlıklardan dolayı yaşadığı fiziksel gerileme baki ama mental olarak da futbolla işi bitmiş gibi. Diğer tarafta ise Tabata var: Francesco Manassero’yla beraber Beşiktaş’a giren en büyük kazık. Şunu yapamıyor, bunu edemiyor diye sıralamak manasız; iyi yapabildiği tek iş duran top kullanmak. Yazının girişindeki yetersizlikler bunlar işte. Haliyle, rakip yarı alanda kamp kurmuş vaziyetteyken dahi Beşiktaş’ın yaratıcılığı sıfıra yakınsadı. Sonuçta Hilbert’in ortaları yerini bulmadı, ölü toplar fayda sağlamadı.



Mağlubiyete karşın Beşiktaş’ın diri ve vasat-üstü olduğunu söylemek mümkün. Üretkenlik kısmı malum sebeplerle eksik kalsa da tam kadro ile neler yapılabileceğinin sinyallerini aldık. Tabii bu seviyede oynarken basit hatalar yapmamak işin temel kuralı. Porto gibi kurumsallaşmış takımlar bunları affetmiyorlar. Taze örneği Manchester United-Bursaspor maçıdır. Standart yaratmak kolay iş değil; Schuster’den yana umudumuzu en kestirmeden böyle anlatabiliriz.
Dayıyı Hakan konusunda eleştirebiliriz. Özgüveni sarsılmış bir kaleci takım için her şeyden daha tehlikelidir. Ayrıca elde iyi kaleciler varken Hakan’da ısrar etmek herkese zarar veriyor. Bu, bir kısım taraftarın iğrenç tavrını haklı çıkarmıyor elbette. Hakan’ın Beşiktaş’ı ipten aldığı maçlar arşivlerde. Vefa mefhumunu hatırlamakta yarar var. Dayı da Cenk’i unutmasın.


Necip’i övmüyorsak, alıştığımızdan.


SonBarikat


1 Ekim 2010 Cuma

Rapid Wien : 1 - Beşiktaşımız : 2


Oynanan 14 maçta tek mağlubiyet. Mağlup olunan tek maçta da kazanmaya yetecek kadar net gol pozisyonu. Ve buna rağmen, hala ciddi rakiple oynamadı eleştirileri.




Bu akşamdan sonra Beşiktaş gösterdi ki gerçekten iyi yolda. Çok geriye gidip, eşelemeye lüzum yok. Bundan 1 sene öncesinin Beşiktaş'ını akla getirmek yeterli. Öne geçtiği maçlarda dahi endişelendiren, mağlup olduğu ya da berabere olduğu maçlarda 60. dakikadan sonra doldur-boşalta başlayan ve mütemadiyen 70. dakikadan sonra "tamam, bu maç gitti artık" dedirten.
Bir de şimdiye bakalım. Rakip kim olursa olsun sistemden vazgeçmeyen, mücadele boyunca tempoyu düşürmeyen, 90 dakika boyunca disiplini her daim ön planda tutan, koşan, yırtan, isteyen Beşiktaş. Mağlup duruma düşse dahi atacağını bildiğimiz Beşiktaş. Hani işte Bizim Beşiktaş.




Schuster, Beşiktaş'a çok şey kattı. Mağlup olacağımız, kötü oynayacağımız maçlar da olacaktır muhakkak. İşte o dönemlerde hem yönetim, hem taraftar arkasında olabilmeli hocanın. Senelerdir unuttuğu şeyleri yaşatıyor Schuster Beşiktaş'ın. Ve bunu asla eğilip, bükülmeden, bizleri kanser etmeden yapıyor.




Bu akşamki galibiyet ile Beşiktaş kazanmayı iyice alışkanlık haline getirdi. Takımın bunu benimsemesi, bunun ne demek olduğunu öğrenmesi en önemli detaylardan biri. Bu yüzdendir ki hiçbir zaman mücadeleyi bırakmıyor.




Kalede Hakan ile başlayarak, hem oyuncusuna güvendiğini gösterdi, hem de kolay yem etmeyeceğini. Hakan, yine güzel maçlarından birini çıkardı. Üstüste 2 top çıkardığı pozisyonda eli uzadı adeta. Homurdanan, yuhlayan kesime harika bir yanıt verdi.




Quaresma oynadığı dakikalar içerisinde yine istekliydi. Rapidli oyuncuların başını bolca döndürdü. Ancak adam şanssız. Harika vurdu, direğe çarpan top, içeri girmedi. İkinci yarı Veli ,aynı direğe nişanladı; ama içeri girdi top.




Hilbert'i birçok Beşiktaşlı'nın aksine beğeniyorum ben. Üzerinde ihale ile sezona başladı adam. Buna rağmen iyi performans gösterdiğini düşünüyorum. Bu akşam da çok alışık olmadığı bir mevkide oynamasına rağmen sırıtmadı. Zamanla daha sık görev alıp, güven veren adam konuma geçecektir.




Ernst, Ernst, Ernst... Şampiyon olduğumuz sene en büyük katkısı olan adam olarak her daim anımsanacak. Ancak bu sene bambaşka bir hale büründü. Adamın içinde 2 tane Guti var sanki. Yapmadığı hiçbir şey yok, aksine fazladan katkısı ile herkesi rahatlatıyor. Bu hali ile Alman Milli Takımı'nda oynayabilecek konumda bana göre. Onun da şanssızlığı Löw. Şu anki performansı ile Guti ve Q7'den epey önde.




Holosko, geldiğinde bolca umudumuz vardı. Sağolsun, her geçen zaman tüketti. Kendini geliştiremeyenler kervanına katıldı. Bu saatten sonra da değişiklik olacağını sanmıyorum. Zaman zaman patlamaları olacaktır, o kadar. Aldığı parayla, oynadığı oyunu kıyaslayınca bizler de sinirleneceğiz bolca. İyi ki Bobo var.




Beşiktaş, deplasmandan 3 puanla dönüyor. Cebinde toplam 6 puanla. Üstelik mağlup duruma düştüğü bir maçı kazanarak yaptı bunu. Neredeyse Beşiktaş adına klişeleşmiş olan her şeyi yıkarak.




Biraz da keyif zamanı.



SonBarikat

17 Eylül 2010 Cuma

Beşiktaşımız - CSKA Sofya Maçından Kareler



Bu aşkın tarifi yok ki,
Seni sevmek, yaşam biçimi...


Beşiktaşımız : 1 - CSKA Sofya : 0


Şeref Bey’in ortalaması bu sezon 30000’in altına düşmeyecek belli ki. Hafta içi ve gecenin bir yarısı olmasına rağmen stadda boşluk yoktu. Son yıllarda sadece derbilerde ve hedef maçlarda görülen kalabalıkları görmek sıradanlaştı Dolmabahçe’de. CSKA Sofya taraftarı da Beşiktaş taraftarına ayak uydurmuş; deplasman tribününün büyük bölümünü doldurdular. İtiraf etmek gerekir ki sağlamlar, kayda değer bir deplasman performansı sundular, maça renk kattılar.


CSKA Sofya’nın taraftarından başka konuşulacak bir yanı yok zaten. Beşiktaş’ın koordinasyonsuz ve uyumsuz on birinin karşısında sıkı kapandılar, hücum aksiyonlarında ise sınıfta kaldılar. Şu görüntüleriyle Türkiye liginde 10-14 arası bir yere tekabül ediyorlar.


Beşiktaş tarafında orta sahada Necip’in eksikliği hissedildi (bu cümleyi kurmak ne kadar büyük bir zevk). Daha doğrusu Necip tipinde merkez bir orta saha oyuncusunun eksikliği. Fink ya da Aurelio bu işi yapabilirlerdi ama Bernd dayı hafif kıpırdanan Tabata’yı seçti. Görünen o ki Tabata’nın performansı gününe bağlı. Dün yine top ezme rekoru kırdı. Son kararlarında hata yaptı, şut ve pas tercihleri felaketti. Duran toplarda rakiplere sorun çıkartabilmesi oynaması için yeterli değil maalesef.


Dün oyuna başlayan kadroyla 4-3-3 yavan kaldı. Quaresma gibi, adam eksiltebilen, çalım atamasa bile rakibi üstüne çekerek arkadaşlarına alan açabilen bir kanat oyuncusu yokken yani. Tabata’nın ters kanada attığı uzun topları değerlendiremeyen Hilbert’in kötü performansına Holosko’nun teknik zayıflığı ve düşük oyun zekası da eklenince hücumda etkili olunamadı. Guti içinden neler sayıyordu kim bilir; kafasını kaldırıp bir saniye ya süren ya sürmeyen bir sürede sahayı taradığı anlarda top atacak adam bulamadı. Nobre ona ayak uydurabilecek tipte bir oyuncu değil zaten, Holosko ve Tabata’yı saydık; Hilbert’in maçın büyük bölümünde çizgiye yapışıp kalması Hazreti Guti’nin elini kolunu hepten bağladı.


“Bu yaşta hala nasıl ya” diyenlere, Deli İbrahim’in bir röportajında hobi olarak koşu yaptığını, krosa gittiğini söylediğini hatırlatayım. Adam harbi deli. 3 puanı getireni de anmak lazım tabii. Ernst maçın yıldızıydı. Özellikle 2. yarıda telaşlı ve dağınık gözüken takımın, rakipten çaldığı toplarla CSKA Sofya yarı sahasına yerleşmesini sağlayan oyuncuydu Saçsız Kral. Son dakika golü de en çok ona yakışırdı.


Golden sonraki birkaç dakikada Fenerbahçe’ye küfredilmesine takılanlar olmuş. Bunların tribünün en doğal halleri olduğunu söylemek gerek. Derbilerden önceki her maçta durum budur. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş fark etmez. Burada sorun yok yani. Sorun, sıra rakibe küfretmeye geldiğinde maç boyu susan, Beşiktaş için bağırmayan adamın avaz avaz yırtınması. Yapacak bir şey yok; dejenerasyonu uzun süredir anlatıyoruz, bu da onun bir tezahürü.